gülümse

14/4/2007 - onlar sizin için gittiler ve dönmeyi düşünmediler

onlar sizin için gittiler ve dönmeyi düşünmediler...       

 geri dönmeyenler size borcumuzu nasıl öderiz ?   

                    ÇANAKKALE ŞEHİTLERİ

 Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin

 Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin.

 Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer,

 O ne müthiş tipidir, savrulur enkazı beşer.

 

   Boşanır sırtlara, vadilere, sağnak sağnak.

 Kafa göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el ayak

 Vurulup, tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,

 Bir hilal uğruna yarap ne güneşler batıyor.

 

 Ey bu topraklar için toprağa düşmüş asker

 Gökten ecdat inerek öpse o pak alnı değer.

 Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?

 Gömelim gel seni tarihe desem sığmazsın.

   M.Akif   ERSOY

 

 

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

14/1/2007 - çocuk

ÇOCUK

    O başlı başına bir âlemdir. Ne hiçbir kayıt altına girmeyen ve ne sınırsız bir şefkatle onu sinesine basan ana, ne de erkek sertliği, donukluğu ve biraz da perdeli, bulanıkça bir hal ile ona eğilen baba. Hiçbiri olduğu gibi onu anlayamaz. Onda, bülbüllere “sus ben öteyim” diyen bir dil vardır, ama her şeyi binde birkaç gören ve duyan insan nereden bilecek o dili?

    O,cennetlerden inmiş taze bir gül,  çiçeği üstünde taravetli bir meyvedir. Çürütmek için toprak ona kucak açmış beklemekte; rüzgârlar onu soldurmak için esmekte, güneş onun damarlarındaki hayat suyunu ışık huzmesi kollarıyla emmekte. Belki de kaziye bunların tamamen aksinedir. Evet, belki de her şey kucak açıp ona koşmakta; güneş soluklarıyla ona hayat üflemektedir.

     Kutsi hadis dilinde, yani Hak lisanında “gönül meyvesi” ince varlık, ruhlar âleminin mutlak sevimliliğini, evlerimizin içinde canlandıran kanatsız melektir. Annenin, babanın çok  çok  yukarılardan çekip indirdikleri, ten tenceresine hapsettikleri o parlak ve sevimli ruh, Hamlet ’in dediği gibi “olmak veya olmamak “ için kaynatılmakta. Güzellerden ve güzelliklerden ayrı düştüğü bu cihetler hepsinde ya var olmazsa!

     Ona giydirilen kaypak dünya gömleği, kaybettiği ruhi sultanlığın yerini tutar mı? Bir gül gibi koklayıp durduğunuz, kemer bağlamış bir gonca deyip kucaktan kucağa attığınız; nefesinde sabanın geleceğini taşıyan o evlerin, ocakların neşesine biz ne veriyoruz acaba?

      Bütün o gülüp güldürmeleri, tepinip gönlümüze heyecan getirmeleri, ağlayıp şefkatimize cilveler kazandırmaları hangi elverişle mükâfatlandırıyoruz? Şu zemin, topyekûn gök, bu sevimli şehbaza taht olmaz. Onun ülkesi, yıldızlar âleminin çok ötesindeki Cennetlerdir.

          Hayal ipinin çözüldüğü, aklın parçalarının suya erdiği o âlemde, kanat çırpıp göklere yükselen de odur. Efendiler efendisi, bu mevzuun dahi büyük sarrafı, küçükleri çocukluk semasının ayı, güneşi Hasan ve Hüseyin’e (r.a) “cennet reyhanı” dememiş miydi? Bu üstü kapalı, o ebedi nimet sofrasında, iştah açıcı bir koku demektir.

          Onlar, İranlısı, Turanlısı, hatta küfristanlısı, cennet ehline çocuk sevgisi zevkini yetiştirecek fidanlardır. Biz dünyada onların ışıklarına çok defa gölge olur, bütün ümit gündüzlerini geceye çeviririz. Haşir neşir olduğumuz ruh sıkıntılarını onların mukavemetsiz ruhlarına da içiririz. Zihni melekelerin inkişafa başlaması ile ufkunda beliren binlerce istifham içinde terk ettiğimiz o yavrucaklar kendine bir şey vermeyen görgüsüz ve duygusuz muhitin, kör inat ve amansız baskısı karşısında, bir saksı içinde oraya hapsedilmiş bir kır çiçeği gibi, çirozlaşır, fıtrat ve tab’ına aykırı bir istikamette varlık arzetmeye başlarlar.

        Artık güneş ufuklarda fevkalade bir cüretle Şehbal açıp tecessüse koyulacak o ölü ruh, mücerret düşüncenin elinden tutup götüreceği, ulvi âlemlerin sonsuzluğuna eremediği için, maddenin hudutlarına çarpa çarpa kolsuz kanatsız kalır. Hâlbuki o parlak Ufuklar ve o feyizli kucakta, daima hassas, daima mevceler halinde ve fıkırdaşan o masum oluşma ve istenen şekle girme sancısını çekmektedir. İçini dolduran niçinlere cevap verip, semasını tereddüt hislerinden temizlediğiniz an, onu yaratılışın hikmetli istikametine sevk etmiş olacaksınız.

      Kar yağar, yağmur yağar, bulutlar yere su serpip tozu toprağı yatıştırır, sonra çekilir gider, güneş kürenin bağrına elini uzatır, “yardım yardım” diye atan kalbine, sahibinin izni ile itminan getirir. Ay, günlere destan düzer. Bir bir bütün yıldızlar bu türküyü söyler, siyah saçlarını yüzüne dökmüş uyuyan gece o kadar munisleşir, tatlılaşır ki, adeta gündüzden farkı kalmaz. Omuz omuza ayetler, uç uca işaretler, şerh ister, tarih ister ki, kafa ve vicdan yar olsun. İç dış olan bu âlem ve Kur’an birbirinden koparıldığı günden beri kopardığı feryad, maceranın bağrını kana boyasın, elmasın kademini kömürün ateşini söndürsün.

     Çekirdek çürür, ondan ağaç olur, ipekböceği ipek hâsıl eder, sonra yok olur. Bütün bunlar arşa birer cilve, devran bunun üzerine kurulmuş, çark bu istikamette dönüyor. Biz de fıtratın bu yüksek kanunlarına uymak mecburiyetindeyiz.

     Istırabımız çocukların saadetini, ağlamamız onların gülmelerini, hiç olmazsa bir ağacın tımarına verdiğimiz ehemmiyet kadar üzerlerine eğilmemiz, onların ebediyen var olmasını temin edecektir. Sevilen sevilecek olan varlıkları sevimsiz hale getirmeye, hoyratlaştırmaya hakkımız yok. Hakkın fidanlarını, cennet bağının güllerini soldurmaya nasıl hakkımız olabilir? Bizim onlarla alakamız çobanlık alakasından daha ileri değildir!

      Hakkın Habibi, torunlarını, ev yakınlarını, çocuklarını omzunda büyüttü. Hem büyük bir davanın mücahedesi, halledilmesi çok güç meselelerin mihraka oturtulması esnasında. Evet, o esnada eşsiz elmas, kerim yavru ibrahim’in demirci dadısına gidiyor; isin pasın içinde onu okşuyor, sinesine basıyordu.

   Ve yine o esnada ay parçası iki torununu kucağına alıp, “Allah’ım ben bunları seviyorum, sen de sev” diyordu. Hikmet kutbunun kucağından düşmeyen o iki yıldız, atılmanın, itilmenin kendilerine kazandırdığı ziya ile sadr-ı İslamdan bu yana binlerce peyke güneş olmuşlardır.

     Ve yine o günden bu güne nice sokağa atılmışlar, izbelerde unutulmuşlar veya zevk ve kaprislerimize kurban olmuşlar vardır ki, fıtri teşekkülü bozulmuş, bodurlaşmış ve de ihmalkârlıklarına cehennem zakkumu yedirmişler ve yedirmektedirler. O taze gül, o kır çiçeği ve zambaktan böyle koku, böyle cehennemi meyve bizim kadir bilmezliğimizden meydana geldiği için, bugün ve o gün ukbada sancısını da biz çekeceğiz.

    Cenab-ı Hak şu devirde bile bataklıkta gül yetiştirenlerden ders alıp imana tam uymaya cümleyi muvaffak kılsın.

Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

6/5/2006 - ebru sanatı

 

Bu ebruları www.turkislamsanatlari.com  adresinden yükledim meraklılarına duyurulur.Ebru sanatçıları hakkında da geniş bilgi yer almakta...

 

 


  
 


 





Yorum (3) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

6/5/2006 - yalnız Ondan mı istiyoruz?

Kur’an okuyan gencin hikayesi

 

Bir genç hafızlığını tamamlarken her gün sabaha kadar Kur’an’ı hatmeder. Bundan dolayı da sabah derslerine yorgun ve bitkin olarak çıkar. Durumu öğrenen hocası Kur’an’ı bu şekilde okumasını arzu etmediği için bir gün onu karşısına alır ve: “Evladım! Biliyorsun Kur’an, indiği gibi okunmalıdır. Bu gece sen Kur’an’ı, karşında ben varmışım gibi oku.” tavsiyesinde bulunur.

Genç gider ve Kur’an’ı hocasına okuyormuş gibi okur. Sabah huzura geldiğinde: “Efendim, bu gece Kur’an’ı ancak yarısına kadar okuyabildim.” der. Bunun üzerine hocası: “Pekâla bu gece de Efendimiz’e okuyor gibi oku!” emrini verir. Talebe şaşkınlık ve heyecan içinde Nebîler Serveri’nin huzurunda olduğu düşüncesiyle o gece daha dikkatli okur. Ertesi gün de üstadına Kur’an’ın ancak dörtte birini okuyabildiğini söyler. Üstadı talebesindeki manevi yükselişi görünce: “Bugün de o emin melek Cebrail’in Efendimiz’e (sallallahu aleyhi vesellem) tebliğ ettiği anda dinliyor gibi oku!” der. Talebesi ertesi gün “Vallahi üstadım, bugün ancak bir sure okuyabildim.” der.

Üstadı son adımı atar: “Evladım! Şimdi de onu binlerce hicabın verasında bulunan Yüce Rabbimiz’in huzurunda okuyor gibi oku! Düşün ki O seni dinliyor ve Kur’an’ı senle mukabele ediyor!” Talebe ertesi gün gözyaşları içinde üstadına gelir ve şöyle der: “Üstadım! Fatiha’dan başladım ilk ayetleri okudum; ama ‘İyyâke na’budu’ demeye bir türlü dilim varmadı. Çünkü ‘Sadece sana kulluk yaparım!’ diyemedim

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

6/5/2006 - ığdırlı hasan onbaşı

İlhan Bardakçı’nın Kudüs’te yaşadığı bir hatıra ilginç ve bir o kadar da ibret vericidir:

Mevki Kudüs. Mekân Mescid ül Aksa, Tarih 21 Mayıs 1972 Cuma. Ben ve gazeteci arkadaşım rahmetli Said Terzioğlu, İsrail Dışişleri rehberlerinin yardımı ile bu mübarek makamı dolaşıyoruz.

 

Kudüs Kapalı Çarşısı’nda rüzgâr gibi dolanan entarili kahvecilerin ellerindeki askılara çarpmadan biraz yürüdünüz mü, önünüze çıkan kapı sizi Mescid ül Aksa’nın önüne kavuşturur. Mirac mucizesinin soluklanıldığı ilk Kıble’mize yani... Hemen oracıkta, ilk avlu vardır ki, hâlâ bizim lâkabımızla anılır. “12 bin şamdanlı avlu” derler oraya. Yavuz Selim 30 Aralık 1517 Salı günü Kudüs’ü devlete katmıştır da, ortalık kararmıştır. Yatsı namazını o avluda kılar. Kendisi ve bütün ordu beraber. Şamdanları yakarlar. Tam 12 bin şamdan... O isim oradan kalmadır. Sekiz on basamaklı geniş merdiveni adımladınız mı, o mukaddes Mescid’in bağdaş kurduğu ikinci avluya ulaşırsınız.

Onu o merdivenin başında gördüm. İki metreye yakın bir boy... İskeletleşmiş vücudu üzerinde bir garip giysi... Palto?.. Hayır, kaput, pardösü veya kaftan?.. Değil. Öyle bir şey, işte.

Başındaki kalpak mı, takke mi, fes mi? Hiçbsirisi değil. Oraya dimdik, dikilmiş. Yüzüne baktım da, ürktüm. Hasadı yeni kaldırılmış kıraç toprak gibi. Yüz binlerce çizgi, kırışık ve kavruk bir deri kalıntısı.

Yanımda İsrail Dışişleri Bakanlığı Daire Başkanı Yusuf var. Bizim eski vatandaşımız. İstanbullu. “Kim bu adam?” dedim.

Lâkaydi ile omuz silkti. “Bilmem.” diye cevap verdi. “Bir meczup işte. Ben bildim bileli, yıllardır burada dururmuş. Çakılı gibi, hâlâ duruyor ya... Kimseye bir şey sormaz. Kimseye bakmaz, kimseyi görmez.”

Kan mı çekti nedir?

Nasıl, neden, niçin hâlâ bilmiyorum. Yanına vardım. Türkçe “Selâmünaleyküm baba.” dedim.

Torbalanmış göz kapaklarının ardında sütrelenmiş gibi jiletle çizilmişçesine donuk gözlerini araladı. Yüzü gerildi. Bana, bizim o canım Anadolu Türkçemizle cevap verdi:

- Aleykümüsselâm oğul...

Donakaldım. Ellerine sarıldım, öptüm öptüm...

- Kimsin sen, baba? dedim.

Anlattı ki, ben de size anlatacağım.

Ama evvelâ biliniz. O canım Devlet çökerken, biz Kudüs’ü 401 yıl 3 ay 6 günlük bir hakimiyetten sonra bırakırız. Günlerden 9 Aralık 1917 Pazar günüdür. Tutmaya imkân yok. Ordu bozulmuş, çekiliyor, Devlet, zevalin kapısında. İngiliz girinceye kadar geçen zaman içinde yağmalanmasın diye oraya bir artçı bölük bırakırız. Âdet odur ki kenti zapteden galip, asayiş görevi yapan yenik ordu askerlerine esir muamelesi yapmaz. Anlattı, dedim ya. Gerisini tamamlayayım.

- Ben, dedi, Kudüs’ü kaybettiğimiz gün buraya bırakılan artçı bölüğünden...

Sustu. Sonra, elindeki silahın namlusuna sürdüğü fişekleri ateşler gibi zımbaladı:

- Ben, o gün buraya bırakılmış 20. Kolordu, 36. Tabur, 8. Bölük, 11. Ağır Makineli Tüfek Takım Komutanı Onbaşı Hasan’ım...

Yarabbi. Baktım, bir minare şerefesi gibi gergin omuzları üzerindeki başı, öpülesi sancak gibiydi...

Ellerine bir kerre daha uzandım. Gürler gibi mırıldandı:

- Sana, bir emanetim var oğul. Nice yıldır saklarım. Emaneti yerine teslim eden mi?

- Elbette, dedim, buyur hele...

Konuştu:

- Memlekete avdetinde yolun Tokat Sancağı’na düşerse... Git, burayı bana emanet eden kumandanım Kolağası (Önyüzbaşı) Musa Efendi’yi bul. Ellerinden benim için bus et (öp). Ona de ki...

Sonra, kumandanı olduğu takımın makinelisi gibi gürledi:

- O’na de ki, gönül komasın. Ona de ki, “11. Makineli Takım Komutanı Iğdırlı Onbaşı Hasan, o günden bu yana, bıraktığın yerde nöbetinin başındadır.

Tekmilim tamamdır kumandanım. dedi” dersin...

Öleyazdım.

Sonra yine dineldi. Taş kesildi. Bir kez daha baktım. Kapalı gözleri ardından, dört bin yıllık Peygamber Ocağı ordumuzun serhat nöbetçisi gibiydi. Ufukları gözlüyordu. Nöbetinin başında idi. Tam 55 yıl kendisini unutuşumuzdaki nadanlığımıza rağmen devletine küsmemişti.

Merhum Bardakçı, “İlhan Murad” müstearıyla yıllarca Zaman gazetesinde yazılar yazdı. Doğumu: 22 Şubat 1926 Burhaniye; Vefatı: 28 Şubat 2004 Frankfurt)

YILLAR SONRA

Merhum İlhan Bardakçı bu hatırasını, TV’de anlattığında zamanın genelkurmay başkanı onu arar ve bu aziz askeri bulmak için aracı olmasını ister. Bardakçı sonra şunları yazar: Hasan Onbaşı bizdendi... O halde unutulmak kaderi idi. Öyle de oldu zaten. Aramadık ki, bulalım. Bulunamazdı zaten. O ki, göklere baş vermiş bir ulu selvi idi. Ve bizler ki, başımızı kaldırmış olsak bile, uzandığı feza ufkuna yetişemeyecek cılız otlara dönüşmüştük. Biz, sadece unuturduk. Unuttuğumuz diğerleri gibi o nöbet noktasındaki elmas mânâyı da unutmuştuk... 

 

Yorum (8) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

gülümse

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Arkadaşlarım
e-posta
edebiyat

Kategoriler

Arkadaşlarım

kardelensiz
viranesaray
Site Feed