14/1/2007 - çocuk
ÇOCUK
O başlı başına bir âlemdir. Ne hiçbir kayıt altına girmeyen ve ne sınırsız bir şefkatle onu sinesine basan ana, ne de erkek sertliği, donukluğu ve biraz da perdeli, bulanıkça bir hal ile ona eğilen baba. Hiçbiri olduğu gibi onu anlayamaz. Onda, bülbüllere “sus ben öteyim” diyen bir dil vardır, ama her şeyi binde birkaç gören ve duyan insan nereden bilecek o dili?
O,cennetlerden inmiş taze bir gül, çiçeği üstünde taravetli bir meyvedir. Çürütmek için toprak ona kucak açmış beklemekte; rüzgârlar onu soldurmak için esmekte, güneş onun damarlarındaki hayat suyunu ışık huzmesi kollarıyla emmekte. Belki de kaziye bunların tamamen aksinedir. Evet, belki de her şey kucak açıp ona koşmakta; güneş soluklarıyla ona hayat üflemektedir.
Kutsi hadis dilinde, yani Hak lisanında “gönül meyvesi” ince varlık, ruhlar âleminin mutlak sevimliliğini, evlerimizin içinde canlandıran kanatsız melektir. Annenin, babanın çok çok yukarılardan çekip indirdikleri, ten tenceresine hapsettikleri o parlak ve sevimli ruh, Hamlet ’in dediği gibi “olmak veya olmamak “ için kaynatılmakta. Güzellerden ve güzelliklerden ayrı düştüğü bu cihetler hepsinde ya var olmazsa!
Ona giydirilen kaypak dünya gömleği, kaybettiği ruhi sultanlığın yerini tutar mı? Bir gül gibi koklayıp durduğunuz, kemer bağlamış bir gonca deyip kucaktan kucağa attığınız; nefesinde sabanın geleceğini taşıyan o evlerin, ocakların neşesine biz ne veriyoruz acaba?
Bütün o gülüp güldürmeleri, tepinip gönlümüze heyecan getirmeleri, ağlayıp şefkatimize cilveler kazandırmaları hangi elverişle mükâfatlandırıyoruz? Şu zemin, topyekûn gök, bu sevimli şehbaza taht olmaz. Onun ülkesi, yıldızlar âleminin çok ötesindeki Cennetlerdir.
Hayal ipinin çözüldüğü, aklın parçalarının suya erdiği o âlemde, kanat çırpıp göklere yükselen de odur. Efendiler efendisi, bu mevzuun dahi büyük sarrafı, küçükleri çocukluk semasının ayı, güneşi Hasan ve Hüseyin’e (r.a) “cennet reyhanı” dememiş miydi? Bu üstü kapalı, o ebedi nimet sofrasında, iştah açıcı bir koku demektir.
Onlar, İranlısı, Turanlısı, hatta küfristanlısı, cennet ehline çocuk sevgisi zevkini yetiştirecek fidanlardır. Biz dünyada onların ışıklarına çok defa gölge olur, bütün ümit gündüzlerini geceye çeviririz. Haşir neşir olduğumuz ruh sıkıntılarını onların mukavemetsiz ruhlarına da içiririz. Zihni melekelerin inkişafa başlaması ile ufkunda beliren binlerce istifham içinde terk ettiğimiz o yavrucaklar kendine bir şey vermeyen görgüsüz ve duygusuz muhitin, kör inat ve amansız baskısı karşısında, bir saksı içinde oraya hapsedilmiş bir kır çiçeği gibi, çirozlaşır, fıtrat ve tab’ına aykırı bir istikamette varlık arzetmeye başlarlar.
Artık güneş ufuklarda fevkalade bir cüretle Şehbal açıp tecessüse koyulacak o ölü ruh, mücerret düşüncenin elinden tutup götüreceği, ulvi âlemlerin sonsuzluğuna eremediği için, maddenin hudutlarına çarpa çarpa kolsuz kanatsız kalır. Hâlbuki o parlak Ufuklar ve o feyizli kucakta, daima hassas, daima mevceler halinde ve fıkırdaşan o masum oluşma ve istenen şekle girme sancısını çekmektedir. İçini dolduran niçinlere cevap verip, semasını tereddüt hislerinden temizlediğiniz an, onu yaratılışın hikmetli istikametine sevk etmiş olacaksınız.
Kar yağar, yağmur yağar, bulutlar yere su serpip tozu toprağı yatıştırır, sonra çekilir gider, güneş kürenin bağrına elini uzatır, “yardım yardım” diye atan kalbine, sahibinin izni ile itminan getirir. Ay, günlere destan düzer. Bir bir bütün yıldızlar bu türküyü söyler, siyah saçlarını yüzüne dökmüş uyuyan gece o kadar munisleşir, tatlılaşır ki, adeta gündüzden farkı kalmaz. Omuz omuza ayetler, uç uca işaretler, şerh ister, tarih ister ki, kafa ve vicdan yar olsun. İç dış olan bu âlem ve Kur’an birbirinden koparıldığı günden beri kopardığı feryad, maceranın bağrını kana boyasın, elmasın kademini kömürün ateşini söndürsün.
Çekirdek çürür, ondan ağaç olur, ipekböceği ipek hâsıl eder, sonra yok olur. Bütün bunlar arşa birer cilve, devran bunun üzerine kurulmuş, çark bu istikamette dönüyor. Biz de fıtratın bu yüksek kanunlarına uymak mecburiyetindeyiz.
Istırabımız çocukların saadetini, ağlamamız onların gülmelerini, hiç olmazsa bir ağacın tımarına verdiğimiz ehemmiyet kadar üzerlerine eğilmemiz, onların ebediyen var olmasını temin edecektir. Sevilen sevilecek olan varlıkları sevimsiz hale getirmeye, hoyratlaştırmaya hakkımız yok. Hakkın fidanlarını, cennet bağının güllerini soldurmaya nasıl hakkımız olabilir? Bizim onlarla alakamız çobanlık alakasından daha ileri değildir!
Hakkın Habibi, torunlarını, ev yakınlarını, çocuklarını omzunda büyüttü. Hem büyük bir davanın mücahedesi, halledilmesi çok güç meselelerin mihraka oturtulması esnasında. Evet, o esnada eşsiz elmas, kerim yavru ibrahim’in demirci dadısına gidiyor; isin pasın içinde onu okşuyor, sinesine basıyordu.
Ve yine o esnada ay parçası iki torununu kucağına alıp, “Allah’ım ben bunları seviyorum, sen de sev” diyordu. Hikmet kutbunun kucağından düşmeyen o iki yıldız, atılmanın, itilmenin kendilerine kazandırdığı ziya ile sadr-ı İslamdan bu yana binlerce peyke güneş olmuşlardır.
Ve yine o günden bu güne nice sokağa atılmışlar, izbelerde unutulmuşlar veya zevk ve kaprislerimize kurban olmuşlar vardır ki, fıtri teşekkülü bozulmuş, bodurlaşmış ve de ihmalkârlıklarına cehennem zakkumu yedirmişler ve yedirmektedirler. O taze gül, o kır çiçeği ve zambaktan böyle koku, böyle cehennemi meyve bizim kadir bilmezliğimizden meydana geldiği için, bugün ve o gün ukbada sancısını da biz çekeceğiz.
Cenab-ı Hak şu devirde bile bataklıkta gül yetiştirenlerden ders alıp imana tam uymaya cümleyi muvaffak kılsın.
|